27 Nisan 2013 Cumartesi

Birilerinin Hikayesi








Çok erken uyanmıştı. Saate baktı 07:00’yi gösteriyordu, 
duruşmaya saatler vardı daha. Bu saatte uyandığına sövdü önce. Uyku ilaçları fayda etmemiş, gece bir türlü uyuyamamıştı. 
Günlerdir aynı şeyleri düşünüyordu, uyumak o kadar da kolay değildi, gece uykuları da kesik kesik hayatı gibiydi işte.

Telefonunu aradı gözleri, etajerin üzerindeydi. 
Annesi aramıştı defalarca, açmamıştı. Etajerin üzerine bıraktı telefonu tekrar ve banyoya attı kendini. 
Arınmaya ihtiyacı olduğunu hissetti bir an, hem ılık bir duş iyi gelebilirdi. 
Havluyu ıslak saçlarına dolarken aynadaki mutsuz yüzüne takıldı gözü. Uzun süredir bu mutsuz yüzle uyanıyordu. 
Mutlu olduğu zamanlarının hatırlayamayacağı kadar eskide kalmış olduğunu düşündü.
Mutfağa döndü. Su çoktan kaynamıştı; ama onun umrunda bile olmamıştı bu. Sert bir kahve yaptı kendine.

Sigarasını yaktı ve koltuğa oturdu.

Neden sabahın köründe uyandığına sövüyordu içinden hala. Kahvesinden koca bir yudum aldı ve kitap okumayı düşündü, biraz olsun düşünmekten kurtulurdu belki.

Öylesine bir kitap seçti kütüphaneden, sayfaları çevirirken eski bir fotoğrafa rastladı. Deniz’le ikisinin fotoğrafıydı. 
Deniz evden gideli bir ay olmuştu, belki de daha fazlaydı hatırlayamıyordu, yorgundu.

Deniz’i görmeye ihtiyacı vardı, eline aldı resmi, ikisi de çok mutlu görünüyordu. Nazlı kendi gözündeki ışıltıyı geçen onca zamana rağmen fark etmişti. Bi’ an sevindi buna. O günü hatırladı: Nazlı’nın yeni iş yerinde ilk günüydü ve o günün akşamı yemeğe çıkmışlardı. O akşamdan kalma mutlu bir fotoğraftı elindeki.

Ne zaman tanışmışlardı? Altı yıl önce mi? Evet,tam altı yıl önceydi. İtalya’da,sıcak bir yaz gününde..
Aylardan Temmuz’du ve takvim on beşini gösteriyordu. Bir konserdelerdi. Deniz tatil,Nazlı ise eğitimi için oradaydı.
O gün müthiş bir regl sancısıyla uyandı Nazlı. Konsere gitmeyi hiç istemiyordu bu yüzden; ama oda arkadaşlarının bitmek tükenmek bilmeyen ısrarlarıyla güç bela gitti. O günün hayatında unutamayacağı günlerden biri olacağını nereden bilebilirdi ki?

Sıcak bunaltıcıydı. Zaten keyfi pek de yerinde olmayan Nazlı onca ağrı kesicinin üstüne bir de alkol alınca daha fazla dayanamayıp yere yığıldı. Birinin ‘’İyi misiniz?’’ dediğini duydu, garipsedi. Gözlerini araladı, ilk defa orada gördü sevgi dolu bakışlarını Deniz’in.

Deniz ve Nazlı’nın hikayeleri işte o gün başlamıştı.

Üç gün sonra Türkiye’ye dönecekti Deniz. Nazlı için yabancı bir ülkede memleketinden bir nefes gibiydi Deniz’in yanında oluşu. Ve o üç günün bitmesini ikisi de hiç istemedi.
Dönüş vakti gelmişti Deniz için; İstanbul’da görüşeceklerine dair sözleşmişlerdi ayrılırken. Arayacaktı Nazlı’yı Deniz. Aramıştı da.

Bütün bunlar bir dakikadan daha az bir sürede zihninden akıp geçti; fakat bu bile yorulmasına yetti Nazlı’nın. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Nasıl bu hale gelebilmişlerdi? Nasıl?

Eli istemeden o şarkıya gitti. Deniz’in şarkısıydı bu şarkı. Onun bütün kırgınlıklarını, kaybolmuş çocukluğunu düşünürdü ikisi de bu şarkıyı dinlerken.

Canı yanıyordu.

Kardeşi olmadığı için hep hayıflanırdı Deniz. Üç kişilik bir ailesi vardı; fakat Deniz bu ailenin tek yalnızıydı. Babası annesini aldatmış ve başka bir kadına aşık olmuştu. Oysaki annesiyle de büyük bir aşk evliliği yaptıklarını anlatırdı Deniz’e hep. 
Büyük bir yalandı bu Deniz’e göre; çünkü onlar sürekli kavga ederdi. Olanlar o kadar yalnızlaştırmıştı ki onu, birkaç arkadaşından bir aile yaratmıştı kendine. Aşka ve sevgiye inanmıyordu. Güvenmezdi herkese. Pek çok ilişki yaşamıştı; ama kabuğunu kırmasına izin verdiği tek kadın Nazlı olmuştu.

Nazlı Deniz’in gözlerine baktığında bunları görebiliyordu sanki, tüm bu yaşadıklarını görebiliyordu. Bu kadar deşifre olmak iyi gelmiyordu aslında Deniz’e ama sevgiye ihtiyacı olduğunun da farkındaydı. Deniz, ailesinin kaderini yaşamaktan korkuyordu sürekli. Zira boşanmayla noktalanacak bir evlilik, Deniz’in ruhunda tamir edilemez yaralar açabilirdi ve Nazlı bunu en başından beri çok iyi biliyordu.

Bir sigara daha yaktı. Nasıl bu hale gelebildiklerini düşünmeye 
devam etti.

Nazlı Türkiye’ye döndüğünde sık sık görüşmeye başlamışlardı. Deniz’siz hiçbir şey yapmak istemiyordu ve ailesinden sonra ilk defa birine bu kadar güvendiğini hissetmişti.
Nispeten mutlu bir çocukluk geçirmişti Deniz’in aksine. Ortalama bir ailenin başarılı kızıydı. Başarı ailesi için her şeyden önce gelirdi, Nazlı için de tabii. Hırslıydı Nazlı, kariyeri uğruna her şeyi karşısına alabilecek kadar hırslıydı. Belki de en başından beri o da çok yalnızdı.

Telefon tekrar çaldı. Annesiydi arayan yine. Onlara bunu yaşattığı için utandı Nazlı telefon çalmaya devam ederken. Evlilikte başarılı olamamıştı .Güçsüz hissetti ve istemeyerek açtı telefonu. Kısa konuştular. Annesine iyi olduğunu söyledi. Kötü olduğunu söylemekten utandı yenilmişcesine, hem söylese ne değişecekti ki, kapattı telefonu.

Şarkı hala çalıyordu. Kaçıncı tekrar acaba diye düşündü, ancak kafası cevabı kestiremeyecek kadar doluydu.

Tanışmalarının üzerinden 1 yıl geçmişti beraber yaşamaya karar verdiklerinde.
Deniz Nazlı’sız eksikti ve Nazlı da Deniz olmadan yapamıyordu.
Hergün birbirlerini yeniden tanıyorlardı sanki bu evde ve bu eğlenceli olduğu kadar bir yandan da korkutuyordu onları.

En şiddetli tartışmalarını bu evde yaşamışlardı, en güzel anlarını da. Sevgi sözcükleri de söylenmişti, en ağır laflar da edilmişti.
Öfkeleri de, aşkları da güçlüydü. Bazen Deniz terk ediyordu evi bazense Nazlı. Beraber yapamadıklarını düşünüyorlardı bazen; ama birbirleri olmadan yaşayamayacaklarını da biliyorlardı.  En uzun ayrılıkları iki ay sürmüştü. 
Nazlı korkuyordu. 30 yaşındaydı Deniz ve her an her şeyi bırakıp kaybolabilecek gibiydi hala.

Son ayrılıklarının barışma günüydü evlenmeye karar verdikleri gün. Belki de son çareydi evlilik. Birbirlerinden vazgeçemiyorlardı.
İkisi de evliliğe inanmıyordu aslında, evet Nazlı mutlu bir evliliğin çocuğuydu ama ikisi de bu fikirden hem korkuyor hem de sanki evlenseler bir daha hiç ayrılmayacaklarına inanıyorlardı.
Her şeye rağmen, Deniz evlenme teklifiyle büyük bir adım atmış ve içlerindeki bu korku evlenmelerine mani olamamıştı.

Evlilikleri de yola sokamadı ilişkilerini. Geçirdikleri onca zaman, duygulara sağlı sollu geçirip salt alışkanlığı bırakmış gibiydi geriye sadece. Tutkular, özlemeler,büyük büyük sevmeler uçup gitmişti adeta.
Tekdüzelik acı vermeye başlamıştı. Kaybedilenler her gün bıçak gibi saplanıyordu ikisine de, her gün bir şeyler daha yok oluyordu sanki. Yok olmak doğanın kaçınılmaz bir gerçeğiydi, bunu teoride ikisi de biliyordu, buna direnmek bile saçma geliyordu belki de ama bu saçmalığı kabul etmek de öyle kolay değildi işte. 
Erteliyorlardı bir şeyleri  fakat taşlar oynadı mı yerinden ya da eksildi mi , sevgi bir cani gibi peydah olurdu duygunun derininde, biliyordu ikisi de.
Her gün yeni bir şeyle ölüyorlardı. 
Sevgi ne zaman hamle yapmaya kalksa kendini kurtarmak için, yenik düşüyordu. Zaman onu da hafife alıyordu. 
Sevgi öldürür müydü insanı? Bazen öldürüyordu işte, bu sefer öldürüyordu. 
Deniz ile Nazlı’nın evlilikleri yere düşmüştü.

Bazen ailelerden konu açılıyordu ve ne zaman ailelerden açılsa konu, öfke nöbetleriyle karşılık veriyordu Nazlı’ya Deniz. Mümkün olduğunca ailesine dair şeyler hatırlamaktan kaçıyor, belki de içten içe babası gibi olmaktan korkuyordu, bilemiyordu.
Çocuk istiyordu Deniz, bir erkek çocuğu olsun istiyordu. 
Çocukken annesi ve babasının yine kavga ettiği bir gecede odasından duyuyordu seslerini. Kulaklarını tıkıyordu, duymak istemiyordu; ama o kadar bağırıyorlardı ki başaramıyordu duymamayı. 
Bir gün çocuğu olduğunda onu çok mutlu edeceğine dair büyük yeminler vermişti daha küçük yaşında, hatırlıyordu.
Nazlıysa bu fikirden hep kaçmıştı, altı yıldır beraber olmalarına rağmen çocuk istemiyordu. 
Başarılı bir kariyeri vardı Nazlı’nın; kendisine yapılan bütün yatırımlara tam zamanında karşılık veriyor, çalıştığı şirkette göz dolduruyordu. Çocuğun sırası değildi şimdi. Bu karşı atak giderek birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olmuştu. 
Taşlar yerine bir türlü oturmuyordu.
Tam da bu zamanda Nazlı’ya İtalya’dan gelen bir iş teklifi her şeyi daha da çıkmaza sokmuştu.

Yağmur başlamıştı. Vücudunu ateş bastığını hissetti ve balkona çıktı Nazlı. Biraz üşümek iyi gelecekti. Deniz’in gittiği günü hatırladı yağmuru izlerken. Onun  gidişini de işte tam buradan izlemişti.

Bu tekliften sonra her şey hızlı gelişmişti. Biriyle bir ömür geçirmeyi istemek bir şeylerden vazgeçmekti aynı zamanda ve Deniz’i seçerse seçemediğinde aklının kalacağından emindi.

Nazlı Deniz’e elbette bahsedecekti bu meseleden. Fırsat kolluyordu, bir akşam yemeğinde söylemeyi tercih etti ve o akşam yemek için masadaydılar artık. Nazlı konuyu açtı. Deniz’in öfkeleneceğini düşünmüştü; ama Deniz yapmadı. Başını eğdi,yemeğine devam etti.
Derin bir nefes alıp cesaretini topladı ve Deniz’e onunla gelip gelmeyeceğini sordu. Deniz masadan kalktı, koltuğa oturdu, bir sigara yaktı.
Onun bu tavrı Nazlı’yı deli etmeye yetti ve bağırmaya başladı Nazlı. Deniz sükunetini koruyordu, o sustukça daha da çılgına dönüyordu. Masadaki her şeyi yere fırlatmaya başladı. Öfkeli olması gereken Deniz’di oysaki. Bu akşam sanki rolleri değişmişlerdi.
Kırık bir cam parçasının elini kesmesiyle kesildi sesi Nazlı’nın. Deniz yardım etmeye çalıştı ama Nazlı istemedi, banyoya gitti .Geri döndüğünde Deniz ortalığı toplamıştı bile. 
Elindeki kesiğin acısını hissetmese hiçbir şeyin yaşanmadığına inanırdı belki ama olmuştu işte, elindeki sızı kadar gerçek ve sinsice büyüyordu derinlerindeki acı.
Kısa bir sessizliğin ardından sözü ilk alan Deniz oldu. 
Sessiz kaldığı bu süre boyunca geçmişiyle hesaplaşmış ve sonunda yenilmişcesine kanadı kırık bir cümle kurdu: ’’Boşanalım.’’

Yağmur hızlanmıştı. Nazlı buz kesmişti ama farkında değildi bunun.
Altı yılın yorgunluğu mu, yoksa Deniz’in gidişi miydi etkileyen bilmiyordu. Deniz’le ilgili aklında kalan son görüntü işte buydu.

Telefonun sesiyle kendine geldi. Avukatı arıyordu, kendisini almaya geleceğini söyledi.

İçeri girdi. Öylesine bir şeyler geçirdi üzerine. Saçını taramaya dermanı yoktu, o yüzden şöyle bir topladı. 
Son kez aynaya baktı; hala bir şeylerden emin olmak istiyor gibiydi. Altı sene önceki aşk pırıltılarını görmeye çalıştı gözlerinde. 
Yoktu. Hayal kırıklıklarından başka hiçbir şey kalmamıştı geride.

Kapı çaldı, aşağı indi.

Her şeyi bitirerek her şeyin başladığı yere gitmek için mahkemeye doğru yola çıktı.