27 Nisan 2013 Cumartesi

Birilerinin Hikayesi








Çok erken uyanmıştı. Saate baktı 07:00’yi gösteriyordu, 
duruşmaya saatler vardı daha. Bu saatte uyandığına sövdü önce. Uyku ilaçları fayda etmemiş, gece bir türlü uyuyamamıştı. 
Günlerdir aynı şeyleri düşünüyordu, uyumak o kadar da kolay değildi, gece uykuları da kesik kesik hayatı gibiydi işte.

Telefonunu aradı gözleri, etajerin üzerindeydi. 
Annesi aramıştı defalarca, açmamıştı. Etajerin üzerine bıraktı telefonu tekrar ve banyoya attı kendini. 
Arınmaya ihtiyacı olduğunu hissetti bir an, hem ılık bir duş iyi gelebilirdi. 
Havluyu ıslak saçlarına dolarken aynadaki mutsuz yüzüne takıldı gözü. Uzun süredir bu mutsuz yüzle uyanıyordu. 
Mutlu olduğu zamanlarının hatırlayamayacağı kadar eskide kalmış olduğunu düşündü.
Mutfağa döndü. Su çoktan kaynamıştı; ama onun umrunda bile olmamıştı bu. Sert bir kahve yaptı kendine.

Sigarasını yaktı ve koltuğa oturdu.

Neden sabahın köründe uyandığına sövüyordu içinden hala. Kahvesinden koca bir yudum aldı ve kitap okumayı düşündü, biraz olsun düşünmekten kurtulurdu belki.

Öylesine bir kitap seçti kütüphaneden, sayfaları çevirirken eski bir fotoğrafa rastladı. Deniz’le ikisinin fotoğrafıydı. 
Deniz evden gideli bir ay olmuştu, belki de daha fazlaydı hatırlayamıyordu, yorgundu.

Deniz’i görmeye ihtiyacı vardı, eline aldı resmi, ikisi de çok mutlu görünüyordu. Nazlı kendi gözündeki ışıltıyı geçen onca zamana rağmen fark etmişti. Bi’ an sevindi buna. O günü hatırladı: Nazlı’nın yeni iş yerinde ilk günüydü ve o günün akşamı yemeğe çıkmışlardı. O akşamdan kalma mutlu bir fotoğraftı elindeki.

Ne zaman tanışmışlardı? Altı yıl önce mi? Evet,tam altı yıl önceydi. İtalya’da,sıcak bir yaz gününde..
Aylardan Temmuz’du ve takvim on beşini gösteriyordu. Bir konserdelerdi. Deniz tatil,Nazlı ise eğitimi için oradaydı.
O gün müthiş bir regl sancısıyla uyandı Nazlı. Konsere gitmeyi hiç istemiyordu bu yüzden; ama oda arkadaşlarının bitmek tükenmek bilmeyen ısrarlarıyla güç bela gitti. O günün hayatında unutamayacağı günlerden biri olacağını nereden bilebilirdi ki?

Sıcak bunaltıcıydı. Zaten keyfi pek de yerinde olmayan Nazlı onca ağrı kesicinin üstüne bir de alkol alınca daha fazla dayanamayıp yere yığıldı. Birinin ‘’İyi misiniz?’’ dediğini duydu, garipsedi. Gözlerini araladı, ilk defa orada gördü sevgi dolu bakışlarını Deniz’in.

Deniz ve Nazlı’nın hikayeleri işte o gün başlamıştı.

Üç gün sonra Türkiye’ye dönecekti Deniz. Nazlı için yabancı bir ülkede memleketinden bir nefes gibiydi Deniz’in yanında oluşu. Ve o üç günün bitmesini ikisi de hiç istemedi.
Dönüş vakti gelmişti Deniz için; İstanbul’da görüşeceklerine dair sözleşmişlerdi ayrılırken. Arayacaktı Nazlı’yı Deniz. Aramıştı da.

Bütün bunlar bir dakikadan daha az bir sürede zihninden akıp geçti; fakat bu bile yorulmasına yetti Nazlı’nın. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Nasıl bu hale gelebilmişlerdi? Nasıl?

Eli istemeden o şarkıya gitti. Deniz’in şarkısıydı bu şarkı. Onun bütün kırgınlıklarını, kaybolmuş çocukluğunu düşünürdü ikisi de bu şarkıyı dinlerken.

Canı yanıyordu.

Kardeşi olmadığı için hep hayıflanırdı Deniz. Üç kişilik bir ailesi vardı; fakat Deniz bu ailenin tek yalnızıydı. Babası annesini aldatmış ve başka bir kadına aşık olmuştu. Oysaki annesiyle de büyük bir aşk evliliği yaptıklarını anlatırdı Deniz’e hep. 
Büyük bir yalandı bu Deniz’e göre; çünkü onlar sürekli kavga ederdi. Olanlar o kadar yalnızlaştırmıştı ki onu, birkaç arkadaşından bir aile yaratmıştı kendine. Aşka ve sevgiye inanmıyordu. Güvenmezdi herkese. Pek çok ilişki yaşamıştı; ama kabuğunu kırmasına izin verdiği tek kadın Nazlı olmuştu.

Nazlı Deniz’in gözlerine baktığında bunları görebiliyordu sanki, tüm bu yaşadıklarını görebiliyordu. Bu kadar deşifre olmak iyi gelmiyordu aslında Deniz’e ama sevgiye ihtiyacı olduğunun da farkındaydı. Deniz, ailesinin kaderini yaşamaktan korkuyordu sürekli. Zira boşanmayla noktalanacak bir evlilik, Deniz’in ruhunda tamir edilemez yaralar açabilirdi ve Nazlı bunu en başından beri çok iyi biliyordu.

Bir sigara daha yaktı. Nasıl bu hale gelebildiklerini düşünmeye 
devam etti.

Nazlı Türkiye’ye döndüğünde sık sık görüşmeye başlamışlardı. Deniz’siz hiçbir şey yapmak istemiyordu ve ailesinden sonra ilk defa birine bu kadar güvendiğini hissetmişti.
Nispeten mutlu bir çocukluk geçirmişti Deniz’in aksine. Ortalama bir ailenin başarılı kızıydı. Başarı ailesi için her şeyden önce gelirdi, Nazlı için de tabii. Hırslıydı Nazlı, kariyeri uğruna her şeyi karşısına alabilecek kadar hırslıydı. Belki de en başından beri o da çok yalnızdı.

Telefon tekrar çaldı. Annesiydi arayan yine. Onlara bunu yaşattığı için utandı Nazlı telefon çalmaya devam ederken. Evlilikte başarılı olamamıştı .Güçsüz hissetti ve istemeyerek açtı telefonu. Kısa konuştular. Annesine iyi olduğunu söyledi. Kötü olduğunu söylemekten utandı yenilmişcesine, hem söylese ne değişecekti ki, kapattı telefonu.

Şarkı hala çalıyordu. Kaçıncı tekrar acaba diye düşündü, ancak kafası cevabı kestiremeyecek kadar doluydu.

Tanışmalarının üzerinden 1 yıl geçmişti beraber yaşamaya karar verdiklerinde.
Deniz Nazlı’sız eksikti ve Nazlı da Deniz olmadan yapamıyordu.
Hergün birbirlerini yeniden tanıyorlardı sanki bu evde ve bu eğlenceli olduğu kadar bir yandan da korkutuyordu onları.

En şiddetli tartışmalarını bu evde yaşamışlardı, en güzel anlarını da. Sevgi sözcükleri de söylenmişti, en ağır laflar da edilmişti.
Öfkeleri de, aşkları da güçlüydü. Bazen Deniz terk ediyordu evi bazense Nazlı. Beraber yapamadıklarını düşünüyorlardı bazen; ama birbirleri olmadan yaşayamayacaklarını da biliyorlardı.  En uzun ayrılıkları iki ay sürmüştü. 
Nazlı korkuyordu. 30 yaşındaydı Deniz ve her an her şeyi bırakıp kaybolabilecek gibiydi hala.

Son ayrılıklarının barışma günüydü evlenmeye karar verdikleri gün. Belki de son çareydi evlilik. Birbirlerinden vazgeçemiyorlardı.
İkisi de evliliğe inanmıyordu aslında, evet Nazlı mutlu bir evliliğin çocuğuydu ama ikisi de bu fikirden hem korkuyor hem de sanki evlenseler bir daha hiç ayrılmayacaklarına inanıyorlardı.
Her şeye rağmen, Deniz evlenme teklifiyle büyük bir adım atmış ve içlerindeki bu korku evlenmelerine mani olamamıştı.

Evlilikleri de yola sokamadı ilişkilerini. Geçirdikleri onca zaman, duygulara sağlı sollu geçirip salt alışkanlığı bırakmış gibiydi geriye sadece. Tutkular, özlemeler,büyük büyük sevmeler uçup gitmişti adeta.
Tekdüzelik acı vermeye başlamıştı. Kaybedilenler her gün bıçak gibi saplanıyordu ikisine de, her gün bir şeyler daha yok oluyordu sanki. Yok olmak doğanın kaçınılmaz bir gerçeğiydi, bunu teoride ikisi de biliyordu, buna direnmek bile saçma geliyordu belki de ama bu saçmalığı kabul etmek de öyle kolay değildi işte. 
Erteliyorlardı bir şeyleri  fakat taşlar oynadı mı yerinden ya da eksildi mi , sevgi bir cani gibi peydah olurdu duygunun derininde, biliyordu ikisi de.
Her gün yeni bir şeyle ölüyorlardı. 
Sevgi ne zaman hamle yapmaya kalksa kendini kurtarmak için, yenik düşüyordu. Zaman onu da hafife alıyordu. 
Sevgi öldürür müydü insanı? Bazen öldürüyordu işte, bu sefer öldürüyordu. 
Deniz ile Nazlı’nın evlilikleri yere düşmüştü.

Bazen ailelerden konu açılıyordu ve ne zaman ailelerden açılsa konu, öfke nöbetleriyle karşılık veriyordu Nazlı’ya Deniz. Mümkün olduğunca ailesine dair şeyler hatırlamaktan kaçıyor, belki de içten içe babası gibi olmaktan korkuyordu, bilemiyordu.
Çocuk istiyordu Deniz, bir erkek çocuğu olsun istiyordu. 
Çocukken annesi ve babasının yine kavga ettiği bir gecede odasından duyuyordu seslerini. Kulaklarını tıkıyordu, duymak istemiyordu; ama o kadar bağırıyorlardı ki başaramıyordu duymamayı. 
Bir gün çocuğu olduğunda onu çok mutlu edeceğine dair büyük yeminler vermişti daha küçük yaşında, hatırlıyordu.
Nazlıysa bu fikirden hep kaçmıştı, altı yıldır beraber olmalarına rağmen çocuk istemiyordu. 
Başarılı bir kariyeri vardı Nazlı’nın; kendisine yapılan bütün yatırımlara tam zamanında karşılık veriyor, çalıştığı şirkette göz dolduruyordu. Çocuğun sırası değildi şimdi. Bu karşı atak giderek birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olmuştu. 
Taşlar yerine bir türlü oturmuyordu.
Tam da bu zamanda Nazlı’ya İtalya’dan gelen bir iş teklifi her şeyi daha da çıkmaza sokmuştu.

Yağmur başlamıştı. Vücudunu ateş bastığını hissetti ve balkona çıktı Nazlı. Biraz üşümek iyi gelecekti. Deniz’in gittiği günü hatırladı yağmuru izlerken. Onun  gidişini de işte tam buradan izlemişti.

Bu tekliften sonra her şey hızlı gelişmişti. Biriyle bir ömür geçirmeyi istemek bir şeylerden vazgeçmekti aynı zamanda ve Deniz’i seçerse seçemediğinde aklının kalacağından emindi.

Nazlı Deniz’e elbette bahsedecekti bu meseleden. Fırsat kolluyordu, bir akşam yemeğinde söylemeyi tercih etti ve o akşam yemek için masadaydılar artık. Nazlı konuyu açtı. Deniz’in öfkeleneceğini düşünmüştü; ama Deniz yapmadı. Başını eğdi,yemeğine devam etti.
Derin bir nefes alıp cesaretini topladı ve Deniz’e onunla gelip gelmeyeceğini sordu. Deniz masadan kalktı, koltuğa oturdu, bir sigara yaktı.
Onun bu tavrı Nazlı’yı deli etmeye yetti ve bağırmaya başladı Nazlı. Deniz sükunetini koruyordu, o sustukça daha da çılgına dönüyordu. Masadaki her şeyi yere fırlatmaya başladı. Öfkeli olması gereken Deniz’di oysaki. Bu akşam sanki rolleri değişmişlerdi.
Kırık bir cam parçasının elini kesmesiyle kesildi sesi Nazlı’nın. Deniz yardım etmeye çalıştı ama Nazlı istemedi, banyoya gitti .Geri döndüğünde Deniz ortalığı toplamıştı bile. 
Elindeki kesiğin acısını hissetmese hiçbir şeyin yaşanmadığına inanırdı belki ama olmuştu işte, elindeki sızı kadar gerçek ve sinsice büyüyordu derinlerindeki acı.
Kısa bir sessizliğin ardından sözü ilk alan Deniz oldu. 
Sessiz kaldığı bu süre boyunca geçmişiyle hesaplaşmış ve sonunda yenilmişcesine kanadı kırık bir cümle kurdu: ’’Boşanalım.’’

Yağmur hızlanmıştı. Nazlı buz kesmişti ama farkında değildi bunun.
Altı yılın yorgunluğu mu, yoksa Deniz’in gidişi miydi etkileyen bilmiyordu. Deniz’le ilgili aklında kalan son görüntü işte buydu.

Telefonun sesiyle kendine geldi. Avukatı arıyordu, kendisini almaya geleceğini söyledi.

İçeri girdi. Öylesine bir şeyler geçirdi üzerine. Saçını taramaya dermanı yoktu, o yüzden şöyle bir topladı. 
Son kez aynaya baktı; hala bir şeylerden emin olmak istiyor gibiydi. Altı sene önceki aşk pırıltılarını görmeye çalıştı gözlerinde. 
Yoktu. Hayal kırıklıklarından başka hiçbir şey kalmamıştı geride.

Kapı çaldı, aşağı indi.

Her şeyi bitirerek her şeyin başladığı yere gitmek için mahkemeye doğru yola çıktı.



17 Şubat 2013 Pazar

Merhaba Bebek.

Sana uzun bir süre bu şekilde hitap edeceğim. Henüz bir adın yok bir mercimek tanesi kadar olduğunu hayal ediyoruz. Ellerinin ve ayaklarının bile oluşmadığını söylüyorlar daha inanabiliyor musun buna,

Uykundan uyanıp yanımıza geldiğinde başka bir kelimeyle devam edeceksin hayatına.
Şimdi uyuduğun yer annenin karnı, uyanıp yanımıza geldiğinde onu kokusundan hemen tanıyacaksın evet ona anne diyeceksin bundan sonra, seni besleyecek, koruyacak en önemlisi hep sevecek,
uyandığında birini daha göreceksin, gördüğün anda ne kadar güçlü olduğunu farkedeceksin, korkularını yenmeyi, güçlü olmayı, azmi ve cesareti ondan öğreneceksin, onu evde anneni öperken ya da beraber uyurken,seni kucaklarken göreceksin evet ona da baba diyeceksin bebek.

Annen ve baban yasayacağın hayata müdahale edemeyecek belki ama ömrünün sonuna kadar taşıyacağını düşündükleri bir isimle seslenecekler sana.İşte ilk müdahaleni almaya başladın bile, hayata hoş geldin bebek.

Annenin içinde uyuyorsun simdi pek çokları şuan hiçbir şeyi algılayamayacak kadar minik olduğunu düşünse de ben bizi duyabildiğini düşünmek istiyorum.
Sıcak ve ıslaksın,karanlık da olmalı sakın üzülme, inan bana hiçbir karanlık ışığın ortasındayken hissettiğin karanlık kadar kötü olamaz.Öğreneceksin hepsini.

Annen ve baban sen geldikten sonra senin için her seyi yapacaklar bunu bilmeni istiyorum,ne kadar özlendiğini de.

Annen seni çok sevecek, baban seni hep koruyacak, sana yeni şeyler öğretecek durmadan çünkü babalar hep böyle yaparlar.

Düşmemen incinmemen için her şeyi yapacaklar, ama bir gün düşeceksin, düştüğünde ağlamamayı öğretecekler sana, bir gün ağlamayacaksın da.

İlk kelimelerini duymak için işten eve koşarak gelecekler, senden ayrı geçirdikleri vakitten utanarak. Bir gün hep beraber olmanın dileğiyle tutunacaklar sana, tıpkı onların anne babalarının dilediği gibi.

Hasta olacaksın, canın da yanacak ama işte büyüyorsun bebek, büyümek böyledir bazen.

en çok neyi sevdiğini soracaklar sana, 
her şeyi sev bebek, hayatına giren girmeyen her şeyi,
yaşadığın her anı sev,çünkü bebek;
                                           sevmezsen katlanamazsın.






Ağıtlara Dokunma Vakti.

Bir toprak ki acısından,kederinden,itilip kakılmışlığından beslenmiş.

Bir toprak ki sevgisizlikten büyümüş;siz bir tarafına yüz çevirdikçe o diğer tarafına dönmüş
''belki seversiniz'' diye.

Ailesinin bir türlü diğerleri kadar sevemediği ortanca çocuk gibi,kardeşlerinden arsız o küçük çocuk gibi sevilmeyi bekleyen Ortadoğu.

Devrimler yapmış,savaşlar görmüş,artık isyan eden bir Ortadoğu.
Ağıtlarına aşklarına kavgalarına dokunmadan ne kadar anlaşılabilir?


16 Aralık 2012 Pazar

Bu Yazı Sokağın Gerçek Sahiplerine İthaf Edilmiştir.

Ülker sokakla tanışmam çok geç oldu aslında. Özgürlük peşinde olmaktan ziyade 26 yaşlarında iki plaza kadını olarak cam binalarımıza yakın bir yerlerde bir daire arıyorduk. 
Taksim ikimizin de tercih edeceği bir yer değilse de Gümüşsuyu bize göz kırpıyor,merdivenlerle dolu yolları içimizdeki heyecanlı kızları içeri davet ediyordu. 
Epeyce bir arayıştan sonra,günler geçti tam da ümitlerimizin ses çıkarmaya korktuğu o anlarda bir ilan şimşek gibi parladı önümüzde, tam da istediğimiz gibi bir daire çarptı gözümüze.
Vakit kaybetmeden emlakçının yolunu tuttuk, emlakçının bize dört beş saat sonrası için randevu vermesine rağmen bir şans eseri sokağın adını bulmuş, A4'e bastırdığımız ilandan evin hangisi olabileceğini çıkarmaya, kestirme yollar bulmaya çalışıyorduk. 
Etraf Suriye ya da Filistin'den gelme bir sürü yabancıyla kaynıyordu; tutunamayanlardı onlar ve tutunmak için buradaydılar.


Ülker Sokak keşke seninle daha önce tanışabilseydik demeden kendimi alamıyorum şimdi.
Emlakçıyla sözleştiğimiz saatte buluştuk. Suriyeli bir kaç adam da emlakçıyı bekliyordu, ayaküstü lafladık, içlerinden ingilizce bilen söze başladı, kendisi ve arkadaşı için bir oda ve bir de evli olan aile için bir oda arıyordu.Taklit saat ve parfüm satarken düşündüm onları, kadın en iyi ihtimalle gündeliğe başlayacaktı.Tükürmek geldi içimden,tuttum.
Emlakçı onlara on dakikaya kadar döneceğini söylememizi istedi, adam başını salladı, anlaştık.
Yaklaşık on beş adım sonra apartmana girdik, daire üst kattaydı, heyecanlıydık, emlakçıyla civarda yaşayanlarla ilgili konuştuk, hoşumuza gitti, sokak 'temiz'di. 
Eve girdiğimiz anı hatırlıyorum, büyülenmiştim, arkadaşım hemen odaları gezdi, daha önce burada yaşayanları düşündüm.Bizim gibi miydiler, belki de değillerdi. En büyük acıları neydi, ya da en çok neye sevinmişlerdi, o banyoda hiç ağlamışlar mıydı mesela. Düşündüm. On dakika dolmak üzereydi, tekrar arayacağımızı söyleyerek ayrıldık. 
Sokağa dönüp tekrar baktık. Evet sokak her şeye rağmen yaşamaya çalışıyordu.
Dönüş yolunda sokağa en yakın giriş yolunun bir otopark kapısına açılan o yol oluşu canımızı sıkmıştı. Evet ilaçlı gazoz hikayeleri bizi ıskalamıştı fakat yine de bir Müge Anlı gerçeği vardı ki bu bile insanın içini ürpertiyordu.
Evlerimize döndük, sokağı merak ediyordum. Bilgisayarımı açtım, internette ilk dikkatimi çeken bir başlık oldu : Ülker Sokak’tan Bugüne Ne Değişti?, okudukça daha çok merak ettim, daha çok kelimeyle doldu zihnim, Lubunistan, Hortumcu Süleyman, Pürtelaş..
Acıları ve tüm yaşanmışlıkları zihnim bir sünger gibi emiyordu, sonra çocukluğum; faili meçhul cinayetler, polis copları, grevler. 90'ların ana haber bültenlerinden hatırladığım travesti kavgalarını düşündüm, renkli hortumları olan o amiri de. Hatırladıklarıma şaşırdım çocuk aklımla gördüklerim ve gerçekler, yaldızları dökülmüş bir balon kadar çirkindi işte.
Varoluşundan bu yana kendinden olmayanı yok eden bu sisteme sövdüm, kendinden olmayanı barındırmayan bu şehre de.
Kendi dinini, kendi cinselliğini, kendi dilini yok eden bir yerdi burası, tıpkı insan eliyle yaratılan tüm diğer yerler gibi.
O gün söz verdim kendime,bir gün mutlaka dedim ama mutlaka,
acı çekmiş, kederlenmiş, ağlamaktan çürümüş, nefretinden, sevgisinden ve umudundan büyümüş bir yerde yaşayacağım. 
Balkonumda oturup etrafı izlerken; hala yaşamaya değer şeylere inandıracak kadar çok direnmiş bir sokakta olacağım.
Diğerlerine inat hala bir yerlerde yaşıyor olanlar için.

Tıpkı Ülker gibi, Tıpkı Pürtelaş gibi..

Oyun

Soğukluğu yüz kesen bi' aralık akşamı.Balkondan sokağı seyrediyorum.
Belki annemin seneler önce yaptığı gibi.Belki yapmamıştır.Yine de düşünüyorum.
Bahçe duvarına bakıyorum.Evleri sokaktan ayıran,hayatınızı diğer şeylerden ayıran tüm diğer araçlar gibi,belki en küçük ve masumu.
Henüz çocukken burda geçirdiğim anlarımı anımsıyorum,duvarın o zamanki çeşitli midye kabukları ve taş parçacıklı formunu.
İki katlı bu ev, o zaman bana çok büyük ve korunaklı geliyor,apartmanlarla çevrili bu halini düşününce oldukça küçük aslında.



Çok fazla sokağa inebilen bir çocuk olmadığımı hatırlıyorum, çalışan anne babaların aşırı korumacı ve steril bir çocukluğuydu belki de yaşadığım, anneanne babaanne ve dedeleriyle bir ölçüde renklenen.
Sokaktaki nadir anlarımdan genelde en sık hatırladığım midye kabuklu ve deniz kumlu yosun tutmuş o bahçe duvarında düşüncelere daldığım o anlar, kaç yaşlarında olduğumu anımsayamıyorum belki dört ya da beş.
Karşımızdaki iki katlı evin üst katında Ömür Abla oturuyor ailesiyle, sokağımız iki katlı evlerle dolu o zamanlar, bir tek yanımızda bir apartman var,orada tiyatrocu bir aile yaşıyor,pek önemsemiyorum o zamanlar,alt katlarında Ezgi oturuyor,belki adı Ezgi değil hatırlayamıyorum,ona Ezgi demeyi sevdiğimi farkediyorum.
Ezgi benden iki yaş büyük olmalı, okula gittiğini hatırlıyorum, bir sürü kitabı var ve bir de dünya maketi. Bazen onlara gidiyorum. Oynamama izin veriyor, boya kalemleri ve kitapları var başka şeyleri de var ama benim ilgimi en çok bunlar çekiyor. 
Dünyanın ne kadar büyük olduğunu farkediyorum o zamanlar, bilmem gereken ne kadar çok şey olduğunu, küçüklüğüm daha da küçülüyor böylece. 
Ben de okula gitmek istiyorum galiba.
En büyük hayalim 26 yaşında olmak o zamanlarda, ismim Yelda ya da Melda oluyor ve çalışıyorum, Çalışan özgür bir kız olmanın hayalini kuruyorum. En sık oynadığım oyun bu o zamanlar, kalem kutusunu telefon yapıyor, kendi kendime telefon ediyor kendi kendime telefon bağlıyorum. Melda ya da Yelda Hanım olmanın tadını çıkarıyorum oyunlarımda.
Yaşadığım hayatı, sadece adım Yelda ya da Melda olmaksızın, 
yirmi bir sene önce planladığımı düşününce buz gibi oluyorum. 

Henüz o yaşta bir çocuğun bu hayale sahip olmasını anlayamıyorum,
   beş yaşımdaki hayalimdeki o koca aklımla, susuyorum.

Yolda

Gitmeyi hissetmek, gidebilmek. Ya da en iyisi gidebileceğini bilmek galiba.

1973 model bi' Buick Century' ye sahip olduğumu hayal ediyorum bu aralar.
Yani güzel ve özgür olduğum anlar.

Saçlarım rüzgarda dalgalanırken, motorun homurtusuyla, gözlerimi kısıp bütün yasaklara ve bütün topuklulara, ''hepinizin canı cehenneme'' çekiyorum.
Sigaram hiç bitmeyecek gibi, Eric Wreckless dolduruyor tüm hayatımı bu anda, 
o, ''I'd go the whole wide world'' derken müthiş bir güç kaplıyor içimi, sanki her şeyi yapabilirmişim gibi.

Gidebileceğimi düşünmek iyi geliyor.



Güneşi hissediyorum.
Hayat; umut ve altın rengi şimdi, büyük bir sıcaklık içimi dolduruyor. Umut; taze bir rüzgar kadar serin ve masum.
Benzin deposu kadar özgür olduğumu düşünmek istemiyorum, özgürlüğümün başka bir sınır bölgesine kadar olduğunu da. 
Tüm vize işlemlerinin ve pasaportların canı cehenneme.

Basıp gidebilmek için takım elbiseli adamların büyük kurallarına ihtiyacımın olmadığı bir an'a kadar gitmek istiyorum.

Yaşayabilmek adına.

Hayata..

Darbe




                              Böyle böyle dövdüler asfaltı.
                       
                              Böyle böyle kesildi seslerimiz.

                                          Rap,rap,rap.

                              Bundan belki;
                                                   
                                           otuz yıl boyunca her postal giyen
                                       
                                                             kendini ''bi' bok'' sandı.