16 Aralık 2012 Pazar

Bu Yazı Sokağın Gerçek Sahiplerine İthaf Edilmiştir.

Ülker sokakla tanışmam çok geç oldu aslında. Özgürlük peşinde olmaktan ziyade 26 yaşlarında iki plaza kadını olarak cam binalarımıza yakın bir yerlerde bir daire arıyorduk. 
Taksim ikimizin de tercih edeceği bir yer değilse de Gümüşsuyu bize göz kırpıyor,merdivenlerle dolu yolları içimizdeki heyecanlı kızları içeri davet ediyordu. 
Epeyce bir arayıştan sonra,günler geçti tam da ümitlerimizin ses çıkarmaya korktuğu o anlarda bir ilan şimşek gibi parladı önümüzde, tam da istediğimiz gibi bir daire çarptı gözümüze.
Vakit kaybetmeden emlakçının yolunu tuttuk, emlakçının bize dört beş saat sonrası için randevu vermesine rağmen bir şans eseri sokağın adını bulmuş, A4'e bastırdığımız ilandan evin hangisi olabileceğini çıkarmaya, kestirme yollar bulmaya çalışıyorduk. 
Etraf Suriye ya da Filistin'den gelme bir sürü yabancıyla kaynıyordu; tutunamayanlardı onlar ve tutunmak için buradaydılar.


Ülker Sokak keşke seninle daha önce tanışabilseydik demeden kendimi alamıyorum şimdi.
Emlakçıyla sözleştiğimiz saatte buluştuk. Suriyeli bir kaç adam da emlakçıyı bekliyordu, ayaküstü lafladık, içlerinden ingilizce bilen söze başladı, kendisi ve arkadaşı için bir oda ve bir de evli olan aile için bir oda arıyordu.Taklit saat ve parfüm satarken düşündüm onları, kadın en iyi ihtimalle gündeliğe başlayacaktı.Tükürmek geldi içimden,tuttum.
Emlakçı onlara on dakikaya kadar döneceğini söylememizi istedi, adam başını salladı, anlaştık.
Yaklaşık on beş adım sonra apartmana girdik, daire üst kattaydı, heyecanlıydık, emlakçıyla civarda yaşayanlarla ilgili konuştuk, hoşumuza gitti, sokak 'temiz'di. 
Eve girdiğimiz anı hatırlıyorum, büyülenmiştim, arkadaşım hemen odaları gezdi, daha önce burada yaşayanları düşündüm.Bizim gibi miydiler, belki de değillerdi. En büyük acıları neydi, ya da en çok neye sevinmişlerdi, o banyoda hiç ağlamışlar mıydı mesela. Düşündüm. On dakika dolmak üzereydi, tekrar arayacağımızı söyleyerek ayrıldık. 
Sokağa dönüp tekrar baktık. Evet sokak her şeye rağmen yaşamaya çalışıyordu.
Dönüş yolunda sokağa en yakın giriş yolunun bir otopark kapısına açılan o yol oluşu canımızı sıkmıştı. Evet ilaçlı gazoz hikayeleri bizi ıskalamıştı fakat yine de bir Müge Anlı gerçeği vardı ki bu bile insanın içini ürpertiyordu.
Evlerimize döndük, sokağı merak ediyordum. Bilgisayarımı açtım, internette ilk dikkatimi çeken bir başlık oldu : Ülker Sokak’tan Bugüne Ne Değişti?, okudukça daha çok merak ettim, daha çok kelimeyle doldu zihnim, Lubunistan, Hortumcu Süleyman, Pürtelaş..
Acıları ve tüm yaşanmışlıkları zihnim bir sünger gibi emiyordu, sonra çocukluğum; faili meçhul cinayetler, polis copları, grevler. 90'ların ana haber bültenlerinden hatırladığım travesti kavgalarını düşündüm, renkli hortumları olan o amiri de. Hatırladıklarıma şaşırdım çocuk aklımla gördüklerim ve gerçekler, yaldızları dökülmüş bir balon kadar çirkindi işte.
Varoluşundan bu yana kendinden olmayanı yok eden bu sisteme sövdüm, kendinden olmayanı barındırmayan bu şehre de.
Kendi dinini, kendi cinselliğini, kendi dilini yok eden bir yerdi burası, tıpkı insan eliyle yaratılan tüm diğer yerler gibi.
O gün söz verdim kendime,bir gün mutlaka dedim ama mutlaka,
acı çekmiş, kederlenmiş, ağlamaktan çürümüş, nefretinden, sevgisinden ve umudundan büyümüş bir yerde yaşayacağım. 
Balkonumda oturup etrafı izlerken; hala yaşamaya değer şeylere inandıracak kadar çok direnmiş bir sokakta olacağım.
Diğerlerine inat hala bir yerlerde yaşıyor olanlar için.

Tıpkı Ülker gibi, Tıpkı Pürtelaş gibi..

Oyun

Soğukluğu yüz kesen bi' aralık akşamı.Balkondan sokağı seyrediyorum.
Belki annemin seneler önce yaptığı gibi.Belki yapmamıştır.Yine de düşünüyorum.
Bahçe duvarına bakıyorum.Evleri sokaktan ayıran,hayatınızı diğer şeylerden ayıran tüm diğer araçlar gibi,belki en küçük ve masumu.
Henüz çocukken burda geçirdiğim anlarımı anımsıyorum,duvarın o zamanki çeşitli midye kabukları ve taş parçacıklı formunu.
İki katlı bu ev, o zaman bana çok büyük ve korunaklı geliyor,apartmanlarla çevrili bu halini düşününce oldukça küçük aslında.



Çok fazla sokağa inebilen bir çocuk olmadığımı hatırlıyorum, çalışan anne babaların aşırı korumacı ve steril bir çocukluğuydu belki de yaşadığım, anneanne babaanne ve dedeleriyle bir ölçüde renklenen.
Sokaktaki nadir anlarımdan genelde en sık hatırladığım midye kabuklu ve deniz kumlu yosun tutmuş o bahçe duvarında düşüncelere daldığım o anlar, kaç yaşlarında olduğumu anımsayamıyorum belki dört ya da beş.
Karşımızdaki iki katlı evin üst katında Ömür Abla oturuyor ailesiyle, sokağımız iki katlı evlerle dolu o zamanlar, bir tek yanımızda bir apartman var,orada tiyatrocu bir aile yaşıyor,pek önemsemiyorum o zamanlar,alt katlarında Ezgi oturuyor,belki adı Ezgi değil hatırlayamıyorum,ona Ezgi demeyi sevdiğimi farkediyorum.
Ezgi benden iki yaş büyük olmalı, okula gittiğini hatırlıyorum, bir sürü kitabı var ve bir de dünya maketi. Bazen onlara gidiyorum. Oynamama izin veriyor, boya kalemleri ve kitapları var başka şeyleri de var ama benim ilgimi en çok bunlar çekiyor. 
Dünyanın ne kadar büyük olduğunu farkediyorum o zamanlar, bilmem gereken ne kadar çok şey olduğunu, küçüklüğüm daha da küçülüyor böylece. 
Ben de okula gitmek istiyorum galiba.
En büyük hayalim 26 yaşında olmak o zamanlarda, ismim Yelda ya da Melda oluyor ve çalışıyorum, Çalışan özgür bir kız olmanın hayalini kuruyorum. En sık oynadığım oyun bu o zamanlar, kalem kutusunu telefon yapıyor, kendi kendime telefon ediyor kendi kendime telefon bağlıyorum. Melda ya da Yelda Hanım olmanın tadını çıkarıyorum oyunlarımda.
Yaşadığım hayatı, sadece adım Yelda ya da Melda olmaksızın, 
yirmi bir sene önce planladığımı düşününce buz gibi oluyorum. 

Henüz o yaşta bir çocuğun bu hayale sahip olmasını anlayamıyorum,
   beş yaşımdaki hayalimdeki o koca aklımla, susuyorum.

Yolda

Gitmeyi hissetmek, gidebilmek. Ya da en iyisi gidebileceğini bilmek galiba.

1973 model bi' Buick Century' ye sahip olduğumu hayal ediyorum bu aralar.
Yani güzel ve özgür olduğum anlar.

Saçlarım rüzgarda dalgalanırken, motorun homurtusuyla, gözlerimi kısıp bütün yasaklara ve bütün topuklulara, ''hepinizin canı cehenneme'' çekiyorum.
Sigaram hiç bitmeyecek gibi, Eric Wreckless dolduruyor tüm hayatımı bu anda, 
o, ''I'd go the whole wide world'' derken müthiş bir güç kaplıyor içimi, sanki her şeyi yapabilirmişim gibi.

Gidebileceğimi düşünmek iyi geliyor.



Güneşi hissediyorum.
Hayat; umut ve altın rengi şimdi, büyük bir sıcaklık içimi dolduruyor. Umut; taze bir rüzgar kadar serin ve masum.
Benzin deposu kadar özgür olduğumu düşünmek istemiyorum, özgürlüğümün başka bir sınır bölgesine kadar olduğunu da. 
Tüm vize işlemlerinin ve pasaportların canı cehenneme.

Basıp gidebilmek için takım elbiseli adamların büyük kurallarına ihtiyacımın olmadığı bir an'a kadar gitmek istiyorum.

Yaşayabilmek adına.

Hayata..

Darbe




                              Böyle böyle dövdüler asfaltı.
                       
                              Böyle böyle kesildi seslerimiz.

                                          Rap,rap,rap.

                              Bundan belki;
                                                   
                                           otuz yıl boyunca her postal giyen
                                       
                                                             kendini ''bi' bok'' sandı.